19 Eylül sabahı, 06.30’daki uçağımıza yetişmek için evden erken saatlerde çıkarken aklımızda tek bir düşünce vardı: Acaba neler yiyeceğiz?
Şanlıurfa Havalimanı’na indikten sonra önceden rezervasyonunu yaptığımız aracımızı hızlıca teslim aldık ve hiç vakit kaybetmeden ilk durağımıza doğru yola çıktık: Ciğerci Bekir Usta.


Restoran, ŞUTİM olarak bilinen meyve sebze halinin bulunduğu bölgede yer alıyordu. Adres bizi buraya getirdiği için doğal olarak halin içerisine doğru yöneldik. Meğer Bekir Usta aynı bölgede ama halin hemen dışında yer alıyormuş. Böylece Şanlıurfa’daki ilk aktivitemiz, biraz da kazara, ŞUTİM halinin içerisine girip çıkmak oldu.
Sabah kahvaltısını Urfalılar gibi yapmak ve güne ciğerle başlamak istiyorduk. Bekir Usta’ya oturur oturmaz bir porsiyon ciğer ve bir porsiyon kuşbaşı söyledik. Biz daha etleri beklerken masa mezelerle dolmaya başlamıştı.
Burada tanıştığımız ve sonraki restoran ziyaretlerimizde de sürekli karşımıza çıkacak olan soğanlı mezeye daha ilk lokmada bayıldık. Gerçi ben onu yerken tişörtüm de yavaş yavaş renk değiştirmeye başlamıştı. Urfa gezisinin henüz ilk saatlerinde isot, üzerimde ilk izini bırakmıştı bile.
Gelen ciğerin güzelliğini anlatmak çok kolay değil. Ama bizi asıl şaşırtan kuşbaşı oldu. Yerken ikimiz de aynı şeyi düşündük:
“Bu, Japonya’da yediğimiz yakitoriye ne kadar benziyor!”
Etin aroması ve pişme şekli bize gerçekten yakitoriyi hatırlatmıştı. Biz bunu birbirimize söylerken tabaklardakiler çoktan bitmişti.


12.000 Yıl Öncesine Yolculuk: Göbeklitepe
Kahvaltıdan sonraki hedefimiz Göbeklitepe’ydi. Planımız erkenden gidip turistler gelmeden rahat rahat gezmekti. Fakat Göbeklitepe’ye vardığımızda küçük bir gerçeği öğrenmiş olduk: Göbeklitepe’de turistler her zaman varmış.
İlk etapta biraz yanlışlıkla müzenin mağazasına girdikten sonra sergi salonunu gezdik. Buradaki animasyonlar çok güzeldi; kazı alanına çıkmadan önce bizi Göbeklitepe’nin havasına sokmuştu. Ardından bizi asıl kazı alanına götürecek servise binerek Göbeklitepe’ye doğru yola çıktık.
Servisten indiğim ilk anda tüylerimin diken diken olduğunu hissettim.
İnsanların yaklaşık 12.000 yıl önce burada bulunmuş olmaları, yaptıkları, taşların üzerine çizdikleri figürler ve geride bıraktıkları… Bunların karşısında durunca hissettiklerinizi kelimelerle anlatmak gerçekten zor.

Göbeklitepe’yi gezerken sütunların üzerindeki detaylara özellikle dikkat etmek gerekiyor. Her sütunun, her hayvan figürünün ve her sembolün arkasında farklı bir anlam olabileceğini düşünerek baktığınızda gördüğünüz yer bir anda çok daha farklı bir hâl alıyor.

Üstelik çalışmalar hâlâ devam ediyor. Bazı bölgeler araştırma ve kazı alanı olarak kullanılıyor. Burada dikkatimizi çeken şeylerden biri de çalışan arkeologların arasında oldukça fazla yabancı araştırmacı görmemizdi.

Gezinin sonuna yaklaşırken ise yapılması gereken son bir şey kalmıştı. Tabii ki Ebru’nun Göbeklitepe’nin mağazasına bakmadan buradan çıkması düşünülemezdi.

ŞUTİM’e Dönüş: Patlıcan Kebabı ve Lahmacun
Göbeklitepe’den sonraki durağımız öğle yemeği için yeniden ŞUTİM oldu. Fakat bu kez doğru yere gidiyorduk ve hedefimiz halin içerisinde bulunan Altın Restoran’dı.
Buradaki amacımız özellikle patlıcan kebabı ve lahmacunu denemekti.
Antep lahmacunuyla çok daha ünlü olabilir ama Şanlıurfa lahmacunu için de gitmeden önce oldukça güzel şeyler duymuştuk. Lahmacun gerçekten güzeldi. Fakat henüz gezinin başında bunu bilmiyor olsak da Şanlıurfa’da yiyeceğimiz kebaplar, bütün seyahat boyunca lahmacunu gölgede bırakacaktı.


Yemekten sonra artık otele geçip eşyalarımızı bırakalım ve Şanlıurfa çarşılarını gezmeye başlayalım dedik.
Mardin seyahatimizden edindiğimiz tecrübeyle, arabayla eski şehrin ara sokaklarına girmenin pek parlak bir fikir olmayacağını biliyorduk. Ertesi gün zaten gezeceğimiz müzenin otoparkına aracımızı bıraktık ve yürüyerek otelimize doğru yola çıktık. Navigasyonun bizi biraz yanlış yönlendirmesiyle beraber sonunda oteli bulmayı başardık.


Fakat burada bizi pek hoş olmayan bir sürpriz bekliyordu.
Rezervasyonumuz otelin sistemine düşmemişti ve bu nedenle odamız hazırlanmamıştı. Ben duruma biraz sinirlensem de Ebru olayı hızlıca toparladı. Eşyalarımızı otele bıraktık ve odanın hazırlanmasını beklemek yerine kendimizi Şanlıurfa sokaklarına attık.
Balıklıgöl, Mırra ve “Bir Restoran Daha Var”
İlk durağımız Balıklıgöl oldu.
Tahmin edilebileceği gibi oldukça kalabalıktı. Fotoğraf çekenler, gezenler ve kalabalığın arasında kendimize yol bulmaya çalışırken yavaş yavaş çarşılar bölgesine doğru ilerledik.


Bütün gün hiçbir şey yememişiz gibi ben hâlâ Ebru’ya gitmemiz gereken bir restoran daha olduğunu anlatıyordum.
Ebru sonunda:
“Bir dur, önce kahve içelim.”
deyince kendimizi Gümrük Hanı’nda mırra denerken bulduk.

Kahve molasından sonra ise benim aklımdaki o “bir restoran daha” için yeniden yola koyulduk: Hacı Hanifoğulları.
Saat 19.00’da kapanan restorana neredeyse son anda yetiştik ve günün son müşterileri olduk.
Burada yediğimiz domates soslu, kemiksiz pirzola bütün o koşturmacaya kesinlikle değdi. Öyle bir lezzeti vardı ki sanki pirzola değil, bambaşka bir şey yiyorduk.


Sabah ciğerle başlayan gün; kuşbaşı, patlıcan kebabı, lahmacun ve pirzolayla devam etmişti.
Normal şartlarda artık “Bugünlük yeter.” dememiz gerekirdi.
Ama burası Şanlıurfa’ydı.
Yemekten sonra artık biraz sokaklarda dolaşmanın, çarşıları keşfetmenin ve tabii ki alışveriş yapmanın zamanı gelmişti.
İsotun Peşinde: İsotçu Ömer
Şanlıurfa sokakları yavaş yavaş boşalmaya başlamışken biz de otele dönmeden önce son bir işimizi halletmek istiyorduk: Şanlıurfa’nın meşhur isotunu yerinden almak.
Navigasyonun bizi biraz yanlış yönlendirmesiyle sokaklar arasında dolaştıktan sonra sonunda İsotçu Ömer’i bulmayı başardık.
İçeri girmemizle birlikte kendimizi sohbetin, çayın ve kahvenin eşlik ettiği bir alışverişin içerisinde bulduk.
İsotlar, acı biberler ve diğer baharatlar birer birer paketlenirken biz de ikram edilen kahvenin keyfini çıkarıyorduk. Hatta kahveyi o kadar beğenmiştik ki ondan da satın almak istedik.
Ancak Ömer Bey’in bize kahve satmaya hiç niyeti yoktu.
Kahveyi kendisi gibi hazırlayamayacağımızı söyleyerek ne kadar ısrar etsek de satmak istemedi. Biz de biraz üzülerek kahveyi almaktan vazgeçtik.
Fakat otele döndüğümüzde küçük bir sürprizle karşılaşacaktık. Ömer Bey’in oğlu, istediğimiz kahveden olmasa da bir paket kahveyi hediye olarak alışveriş poşetlerimizin arasına koymuştu.
Buradan aldığımız acı biber salçasından da bahsetmeden geçmek olmaz.
Daha tadına bakar bakmaz birbirimize dönüp:
“Bu bildiğin ekmeğe sürmelik!” demiştik.
İki kavanoz biber salçasını da hiç düşünmeden alışverişimize ekledik. Böylece isot, acı biber, salça, nar ekşisi ve kahvelerle Şanlıurfa’dan götüreceğimiz lezzetleri de büyük ölçüde tamamlamış olduk.
Sıra Gecesi: Artık Yemek Yiyemeyiz Derken…
Alışverişimizi tamamladıktan sonra otele döndük. Akşam otelde düzenlenecek sıra gecesi için üzerimizi değiştirip restoran bölümüne indik.
Gündüz rezervasyonumuzla ilgili yaşanan tatsızlık nedeniyle otel sahibi ve çalışanları bizden tekrar özür dilediler. Özellikle bu geceyi onlarla birlikte geçirmemizi istiyorlardı.
Biz de gün içerisinde yaşananları geride bırakıp sıra gecesinin keyfini çıkarmaya karar verdik.
Müzikler eşliğinde başlayan gecede, biz daha etrafı izlerken masamıza yemekler gelmeye başlamıştı.
Bir yemek bitiyor, ardından bir başkası geliyordu.


Ebru’yla birbirimize bakıp:
“Biz daha ne kadar yiyebiliriz acaba?” diye düşünmeye başlamıştık.
Sonuçta sabah ciğerle başladığımız gün boyunca neredeyse durmadan bir şeyler yemiştik. Artık midemizde yeni bir yemeğe yer kalmış olması pek mümkün görünmüyordu.
Ama gecenin ilerleyen saatlerinde otel sahibinin bizzat yoğurduğu çiğ köfte önümüze geldiğinde bütün bu düşünceler bir anda değişti.
Üstelik bu, alıştığımız çiğ köftelerden değildi. Gerçekten etli, bol isotlu ve acılı mı acılı bir Urfa çiğ köftesiydi.


İlk lokmayı aldıktan sonra durmak pek mümkün olmadı.
Biraz önce daha fazla yemek yiyemeyeceğimizi düşünen biz, önümüzdeki çiğ köfte tabağını kısa sürede bitirmiştik.
O an ikimiz de aynı şeyi düşündük.
Şanlıurfa’da tattığımız en özel lezzetlerden biri kesinlikle bu çiğ köfteydi.
Sabahın erken saatlerinde, acaba neler yiyeceğiz diye çıktığımız yolculuğun ilk gününü böylece tamamlamış olduk.
Ciğer, kuşbaşı, patlıcan kebabı, lahmacun, pirzola ve son olarak çiğ köfte…
Şanlıurfa daha ilk günden gastronomi konusunda beklentilerimizi fazlasıyla karşılamıştı.
Üstelik ertesi gün bizi Halfeti, Birecik ve keşfedilecek daha pek çok yer bekliyordu.
Şanlıurfa’da İkinci Gün: Müzeler, Halfeti ve Son Bir Ciğer Umudu
Güne Yine Yemekle Başlamak
Sabah erkenden uyandığımızda kahvaltı yapmak için restoranın yolunu tutan ilk kişilerden biri olmuştuk.
Masamıza kahvaltılıklar gelmeye başladığında ise bizi yine Şanlıurfa’ya özgü lezzetler karşılıyordu.
Bunların arasında en çok beğendiğimiz, Urfa biber salçasıyla hazırlanmış omlet oldu.
Daha önceki gün aldığımız biber salçasının lezzetini düşününce aslında buna pek de şaşırmamamız gerekiyordu.
Böylece Şanlıurfa’daki ikinci günümüze de yemek yiyerek başlamış olduk.
Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi ve Haleplibahçe Mozaikleri
Kahvaltıdan sonra Şanlıurfa merkezinde görmek istediğimiz son bölgeye, Arkeoloji Müzesi’ne doğru yola çıktık.
Burası gerçekten oldukça büyük bir müze. Hatta yalnızca müze demek yerine bir müze kompleksi olarak değerlendirmek çok daha doğru olur.

İçerisinde saatler geçirebileceğiniz, farklı dönemlere ait eserleri inceleyebileceğiniz oldukça geniş bir alan bulunuyor.

Bir önceki gün Göbeklitepe’de yaşadığımız deneyimin ardından burayı gezmek de bizim için ayrıca anlamlıydı.

Urfa Adamı’nı da gördük ve tabii ki önünde fotoğraf çektirdik. Fotoğrafta sanki bizi izliyormuş gibi çıkmıştı.

Üstelik hemen aynı bahçede bulunan Haleplibahçe Mozaik Müzesi’ni de görmeden ayrılmak olmazdı.
Mozaikler, özellikle tamamlanmış ya da tamamlanmaya çok yakın olanlar, çok güzeldi. Akhilleus ve Amazonlar gibi Yunan mitolojisinden figürlerin tasvirlerini Ege kıyılarından bu kadar içeride de görmek bizi oldukça şaşırttı.

Arkeoloji Müzesi’nin ardından burayı da gezerek Şanlıurfa merkezindeki son ziyaretimizi tamamladık.
Ancak bütün bu ziyaretler düşündüğümüzden biraz daha uzun sürmüştü.
Zaman öğleye yaklaşıyor, bizim ise hâlâ gitmek istediğimiz başka yerler bulunuyordu.
Neyse ki aracımız zaten müzenin otoparkındaydı. Fazla vakit kaybetmeden arabamıza binerek Halfeti’ye doğru yola çıktık.
Halfeti: Fırat’ın Suları Altında Kalan Bir Geçmiş
Gitmeden önce Harran mı, Halfeti mi diye arada kalmıştık. Sonunda Halfeti’yi seçtik ve bu tercihimizden memnun kaldık.
Otoyoldan ayrıldıktan sonra bir süre köy yollarından geçerek Eski Halfeti olarak bilinen bölgeye ulaştık.
Burası, barajın yapılmasının ardından bir bölümü sular altında kalan eski yerleşimin bulunduğu bölgeydi.
Aracımızı otoparka bıraktıktan sonra henüz sokakları gezmeye başlamadan doğrudan tekne turlarının yapıldığı yere yöneldik.
Çok kısa bir bekleyişin ardından kendimizi Fırat Nehri’nin sularında ilerlerken bulduk.


Tekne turunda rehberlik yoktu. Daha çok kendi kendimize etrafı izleyip fotoğraf çektiğimiz bir tur oldu.
Tekne turu boyunca çevremizdeki manzarayı izlerken bir zamanlar insanların yaşadığı, sokaklarında yürüdüğü yerlerin bugün suyun altında olduğunu düşünmek oldukça farklı bir histi.


Turun en dikkat çekici noktalarından biri ise hiç şüphesiz suların içerisinden yükselen minaresiyle meşhur Savaşan Köyü’ydü.
Bir zamanlar köyün bir parçası olan minarenin bugün suyun ortasında yükselmesi, bölgenin geçirdiği değişimi gözler önüne seriyordu.
Halfeti’ye gelmişken bu tekne turunu yapmadan ayrılmak istememiştik. İyi ki de öyle yapmışız.
Halfeti’de Öğle Yemeği: Şabut Balığı ve Haşhaş Kebabı
Tekne turumuz sona erdiğinde artık bir şeyler yemenin zamanı gelmişti.
Bu kez durağımız Halfeti Başkanın Yeri Duba Restoran oldu.
Benim aklımda özellikle denemek istediğim bir lezzet vardı: Şabut balığı.
Fırat bölgesinde tüketilen bu balığı Halfeti’ye kadar gelmişken denemeden dönmek istemiyordum.
Şabut bir tatlı su balığı. Bana biraz yağlı geldi; herkese hitap etmeyebilir ama ben beğendim.
Ebru ise tercihini yine kebaptan yana kullanmış ve haşhaş kebabını seçmişti.

Siparişlerimizi alan garsonla aramızda geçen konuşma ise yemeğin en eğlenceli anlarından biri oldu.
Garson, bizi ilk gördüğünde İngilizce konuşmak üzere kendisini hazırladığını, ancak kendi aramızda Türkçe konuştuğumuzu duyunca rahatladığını itiraf etti.
Ebru’yla birbirimize bakıp gülümserken bu kez başka bir soru geldi:
“Tiyatro turnesinde misiniz?”
Biz de gülerek cevap verdik:
“Yok, biz dünyayı geziyoruz!”
Şanlıurfa seyahatimiz boyunca yaşadığımız ilginç anılara bir yenisini daha eklemiş olduk.
Halfeti’nin Kara Gülü ve Beklenmedik Bir Kolonya Keşfi
Yemekten sonra Halfeti sokaklarında yürümeye devam ettik.
Tam bu sırada artık tanıdık gelmeye başlayan bir konuşmayla karşılaştık.
Satış yapmaya çalışan bir kadın yolumuzu kesip Ebru’ya dönerek:
“Hadi abla, sen gene neyse de abi hiç benzemiyor. Yabancı olmadığınıza emin misiniz?” deyince ikimiz de gülerek yolumuza devam ettik.
Anlaşılan Halfeti’de yabancı turist olduğumuza oldukça ikna olmuşlardı.
Halfeti’ye gelmişken buranın meşhur kara gülünü de görmek istiyorduk.
Hatta kara gülün yalnızca Halfeti’de yetiştiğine dair anlatılanları da duymuştuk.
Ancak ne yazık ki gerçek kara gülü bulmayı başaramadık.
Yine de Halfeti’den kara gülle ilgili hiçbir şey almadan ayrılmak olmazdı.
Biz de tercihimizi kara gül kolonyasından yana kullandık.
Üstelik alışveriş sırasında hiç beklemediğimiz başka bir kokuyla daha tanıştık: **Kebat kolonyası.**
Bu da Halfeti gezimizin küçük ama güzel sürprizlerinden biri oldu.
Son Bir Ciğer Yiyebilir Miyiz?
Halfeti gezimizi tamamlayıp dönüş yoluna çıktığımızda önümüzde birkaç farklı seçenek vardı.
Aslında Birecik’e de uğramak istiyorduk. Hem bölgede görmek istediğimiz başka yerler vardı hem de meşhur nohut dürümünü denemeyi planlıyorduk.
Ancak nohut dürümünün daha çok sabah kahvaltısında tüketildiğini ve öğle saatlerine kadar bulunabildiğini öğrenince bu plandan vazgeçtik.
Böylece aklımızda başka bir fikir belirdi.
Acaba Şanlıurfa merkeze dönüp yeniden Ciğerci Bekir Usta’ya gidebilir miydik?
Bir önceki sabah yediğimiz ciğerin lezzeti hâlâ aklımızdaydı.
Üstelik yalnızca ciğer değil, o şaşırtıcı derecede lezzetli kuşbaşı da tekrar denemeye değerdi.
Fakat dönüş yolunda navigasyonu kontrol ettiğimizde pek hoşumuza gitmeyen bir gerçekle karşılaştık.
Uçağımıza yetişmek için zamanımız düşündüğümüzden daha kısıtlıydı.
Bekir Usta’ya uğramak, uçağa geç kalmamıza neden olabilirdi.
İstemeyerek de olsa bu fikirden vazgeçmek zorunda kaldık.
Gerçi havalimanına ulaşana kadar bir şekilde o ciğeri tekrar yiyebilmenin yolunu aramaya devam ettik.
Ama olmadı.

Şanlıurfa’ya Veda
İki günlük Şanlıurfa seyahatimizin sonuna gelmiştik.
Geride düşündüğümüzde aklımızda en çok kalan şeylerden biri, Göbeklitepe’de yaşadığımız o tarifsiz duyguydu.
Yaklaşık 12.000 yıl öncesinden günümüze ulaşan yapıların arasında dolaşmak, taşların üzerindeki figürleri incelemek ve insanların binlerce yıl önce burada neler yaptığını düşünmek gerçekten tüylerimizi ürperten bir deneyimdi.
Diğer tarafta ise Şanlıurfa’nın yemekleri vardı.
Sabah kahvaltısında ciğerle başlayan, kebaplarla devam eden, sıra gecesinde etli çiğ köfteyle zirveye çıkan bir gastronomi yolculuğu yaşamıştık.
Üstelik bu kadar kısa bir seyahatte bile tadamadığımız, tekrar yemek istediğimiz pek çok lezzet kalmıştı.
Mardin’le karşılaştırdığımızda ise insanları, doğası, temizliği ve çevre gezileriyle Mardin bizde çok daha güçlü bir iz bırakmıştı. Orada gördüğümüz saygıyı ve bulduğumuz atmosferi Türkiye’de yaptığımız başka bir seyahatte henüz bulamadık.


19 Eylül sabahı evden çıkarken aklımızdaki soru şuydu:
“Acaba Şanlıurfa’da neler yiyeceğiz?”
20 Eylül akşamı eve dönerken ise aklımızda bambaşka bir soru vardı:
“Acaba bir kez daha ciğer yemeye vaktimiz olur muydu?”
Olmadı.
Ama belki de Şanlıurfa’ya yeniden gelmek için güzel bir bahanemiz olmuştu.

Bir Cevap Yazın