Akşam ışıklarıyla aydınlanan Safranbolu evleri ve dağlar önünde özçekim yapan çiftin anime çizimi

Safranbolu Gezi Günlüğü: Taş Sokaklar, Yerel Lezzetler ve İki Günlük Bir Kaçamak

Geziden iki gün önce hafta sonu için planlar yapmaya ve seçeneklerimizi değerlendirmeye başlamıştık. Kimi hava şartlarından, kimi uzaklığından, kimi de “nasıl olsa buraya her zaman gidebiliriz” düşüncesinden elenince, listemizde kalan yer Safranbolu oldu.

Cumartesi sabahı saat 05.00’te yola çıktık. Planımız gün doğmadan İstanbul’u geçmek ve yaklaşık 4,5 saatlik bir yolculuğun ardından erkenden Safranbolu’ya ulaşmaktı. Başlangıçta her şey planladığımız gibi gidiyordu. Ta ki Bolu Dağı çıkışına kadar…

Navigasyon bir anda kalan yolculuk süresine yaklaşık iki saat ekleyince önce ne olduğunu anlayamadık. Kısa süre sonra ileride bir kaza olduğunu öğrendik. Bir süre trafiğin içinde ağır ağır ilerledikten sonra navigasyondan gelen “Bir saat kazanmak ister misiniz?” teklifini görünce cevabımız elbette evetti.

Ve ana yoldan çıkıp kendimizi köy yollarında bulduk.

Safranbolu köy yolları
Yine kaybolduk

Bunu yapan yalnızca biz değildik. Bir süre sonra asfalt tamamen ortadan kalktı; toprak yolların ve bozkırların arasında ilerlemeye başladık. Bir noktada biz bir tarafa saparken diğer arabaların başka bir yöne gittiğini gören Ebru:

“Kesin yanlış gidiyoruz.” dedi.

Benim cevabım ise çok düşünmeden geldi:

“Zaten kaybolmadan bir seyahat geçiremeyiz.”

İkimiz de gülmeye başladık.

Toprak yol zaman zaman daha da kötüleşse de arada karşımıza öyle güzel manzaralar çıkardı ki bu küçük maceraya kızmak pek mümkün olmadı. Sonunda kaza bölgesini tamamen geçerek tekrar ana yola bağlandık.

4,5 saat olarak planladığımız yolculuk neredeyse 7 saate yaklaşmıştı.

İlk Durak: Yörük Köyü

Safranbolu merkeze geçmeden önceki ilk hedefimiz, biraz ilerisinde bulunan Yörük Köyü idi. Aslında burada güzel bir kahvaltıyla güne başlamayı planlamıştık ama yaşadığımız gecikme yüzünden köye vardığımızda saat neredeyse 12.00 olmuştu.

Yörük Köyü’nde taş döşeli sokak ve ahşap detaylı beyaz evler önünde özçekim yapan çiftin anime çizimi
Yörük Köyü’nün konaklarla çevrili sokaklarında bir gezinti
Safranbolu’da sarmaşıklar ve süslü tabaklarla bezeli taş duvar önünde oturan kadının anime çizimi
Taş duvarlar, sarmaşıklar ve gölgede kısa bir mola

Yine de plandan vazgeçmedik.

Köyün sokaklarında biraz dolaştıktan sonra Yörük Köyü Sofrası’nda mola verip gözlemelerimizi yedik. Ardından köyü biraz daha keşfetmeye başladık.

Fakat köy bize beklediğimizden daha sessiz, hatta biraz terk edilmiş bir hava verdi. Mevsimden miydi, saate mi denk gelmiştik bilmiyoruz ama sokaklar oldukça boştu. Böylesine güzel evlere ve konaklara sahip bu Bektaşi köyünü bu kadar sessiz görmek açıkçası biraz üzücüydü.

Bir süre daha dolaştıktan sonra fazla oyalanmadan Safranbolu’ya doğru yeniden yola çıktık.

Safranbolu’ya Daha Girer Girmez Kaybolmak… Ya da Kaybolmamak

Planımız önce otelimize yakın bir yere gidip arabayı park etmekti. Odamız hazır değilse bile arabayı güvenli bir yerde bırakır, giriş saatine kadar şehri gezerdik.

Derken biraz da şans eseri arabayla kendimizi Saat Kulesi ve Safranbolu Kent Tarihi Müzesi’nin bulunduğu alanda bulduk.

Safranbolu’nun ağaçlar arasındaki kiremit çatılı evlerini tepeden gören çiftin anime özçekimi
Safranbolu’nun yamaçlara yayılan evlerine tepeden bakış

Arabayı park ettik. “Önce bir oteli bulalım, arabayı doğru yere mi bıraktık onu da öğreniriz,” diyerek etrafa bakınmaya başlamıştık ki Ebru bir anda:

“Eeee, otel burada ya hemen!” dedi.

Bu kez kaybolmamıştık. Hatta farkında olmadan tam olarak gitmemiz gereken yere gelmiştik.

Odamız henüz hazır değildi ama zaten bizim de odaya ihtiyacımız yoktu. Gerekli birkaç eşyayı yanımıza alıp kendimizi hemen Safranbolu sokaklarına attık.

Taş sokaklardan çarşıya doğru indikçe kalabalık artmaya başladı.

Evet, sırt çantalarımız ve fotoğraf makinemizle oldukça turist gibi görünüyorduk. Fakat yerel halktan duyacağımız şu cümleyi yine de beklemiyorduk:

“Ne çok yabancı turist gelmeye başladı bugün.”

İlk duyduğumuzda hafifçe gülümsedik. Henüz bilmiyorduk ama iki günlük Safranbolu seyahatimiz boyunca benzer yorumları defalarca duyacaktık.

Safranbolu çarşısında dükkânlar, taş sokak ve yamaçtaki geleneksel evler önünde bir kadının anime çizimi
Çarşıdan yukarıya bakınca Safranbolu evleri manzarayı tamamlıyor

İlk turumuzda hiçbir şey satın almadan, herhangi bir yere yetişmeye çalışmadan yalnızca sokaklarda dolaştık. Biraz şehri anlamak, nerede ne var görmek istiyorduk.

Fakat kahvaltımızın üzerinden çok zaman geçmemiş olmasına rağmen Safranbolu’ya geliş sebeplerimizden birini daha fazla erteleyemezdik:

Yerel yemekler.

Aç Mıyız? Değiliz. Yiyecek Miyiz? Tabii ki.

Ebru:

“Gerçekten aç mısın? Yiyecek miyiz?” diye sordu.

Cevabım gayet netti:

“Evet. Sen yiyemezsen de kalanları ben yerim.”

Çarşıda çok sayıda restoran vardı ve gelmeden önce birkaçını araştırmıştık. Fakat gezerken duvarında gördüğümüz büyük Atatürk posteriyle bizi kendine çeken Atiş Restoran’a oturmaya karar verdik.

Sonrası küçük çaplı bir Safranbolu yemek festivaline dönüştü.

Bükme, peruhi, safranlı pilav, etli keşkek…

Safranbolu Atış Restoran’da yemeklerle dolu ahşap masada oturan çiftin anime çizimi
Safranbolu gezisinde Atış Restoran’da yemek molası
Safranbolu Tarihi Kent Gazozcusu’nda renkli şişeler önünde ellerinde gazoz tutan çiftin anime çizimi
Çarşı gezisine Tarihi Kent Gazozcusu’nda gazoz molası

Neredeyse denemek istediğimiz bütün yerel lezzetleri masaya söyledik.

İçeceklere geldiğimizde Ebru bir anda:

“Buranın yerel gazozu varmış, ben ondan istiyorum.”

deyince benim cevabım da gecikmedi:

“Ben de aynısından.”

Bunca yemeğin ardından yapılabilecek en mantıklı şey elbette dinlenmekti.

Biz ise yokuş yukarı otele yürümeye başladık.

Safranbolu Çarşısında İkinci Tur

Otele girişimizi yapıp eşyalarımızı odamıza bıraktığımızda ikimiz de biraz dinlenme ihtiyacı hissediyorduk. Ama sonuçta burada yalnızca iki günümüz vardı.

Dolayısıyla çok geçmeden tekrar sokaklardaydık.

Safranbolu Yemeniciler Arastası’nın ahşap tabelalı girişinde duran kadının anime çizimi
Yemeniciler Arastası’nın küçük dükkânları arasında bir gezinti

İlk tur sayesinde şehri biraz öğrenmiştik. Bu kez ilk durağımız lokum, safran ve safran kolonyasını bir arada bulabileceğimiz Zariftat oldu.

Lokum dışında almak istediğimiz her şeyi aldık. Ama içeride bize kaç tane lokum ikram edildiğini bugün bile hatırlamıyorum.

Sonunda:

“Lokumu yarın gelip alacağız.”

diyerek dükkândan çıkmayı başardık.

Sıradaki durağımız Demirciler Çarşısı idi.

Çarşıyı en aşağıdan başlayarak gezmeye karar verdik. Fakat daha demircilere tam anlamıyla ulaşamadan ahşap işleri yapan bir dükkâna denk geldik. Dükkanın adı “Mumcu Woodpecker”di. İçeride o kadar güzel şeyler vardı ki birkaç parça almadan çıkamadık.

Safranbolu`da bir ahşap atölyesi
Woodpecker

Özellikle bir lambaya ikimiz de bayıldık. Fakat evde nereye koyacağımıza karar veremediğimiz için:

“Karar verirsek yarın geliriz.”

diyerek lambayı şimdilik orada bıraktık.

Demirciler Çarşısı’nda bakır cezvelerden tavalara, kapı kulplarından çeşitli el işlerine kadar pek çok şeyi görmenin yanında bunların nasıl şekillendirildiğine de küçük küçük şahit olabiliyorsunuz.

Safranbolu’da bakır kaplar ve süslü tabaklar sergilenen dükkânların arasında duran kadının anime çizimi
Bakırcı dükkânları arasında, vitrinlerdeki ayrıntılara bakarak yürümek

Ve tabii UNESCO tarafından tescillenmiş çilingir ustasını görmeden buradan ayrılmak olmazdı.

Ebru da buradan bir bakır cezve almadan çıkmadı. Satıcı kadınla aralarındaki tek anlaşmazlık cezvenin kaç kişilik olması gerektiğiydi.

“Almanya’nın Neresindensin?”

Çarşıdan çıkarken Ebru döküm anahtarlara bakıyordu. Ben ise bir yandan nereye gideceğimizi anlamaya çalışıyordum.

Tam o sırada yanımıza gelen bir amca bana İngilizce olarak içeride bir kanyon bulunduğunu ve mutlaka görmem gerektiğini anlatmaya başladı.

Bir süre kendisini dinledim.

Sonunda dayanamadım:

“Ben Türk’üm.” dedim.

Amca hiç istifini bozmadan:

“Almanya’nın neresindensin?” diye sordu.

Ben de artık kendimi tutamayıp:

“İçinden.” dedim ve gülmeye başladım.

İstanbul’dan geldiğimi söyleyince o da güldü.

Böylece Safranbolu’da yabancı turist sanılma hikâyemize bir yenisini daha eklemiş olduk.

Amcanın bahsettiği küçük kanyonu balkondan gördükten sonra Kaymakamlar Gezi Evi tarafına doğru yürümeye başladık.

Safranbolu Hüseyin Bey Konağı girişindeki çiçekli ahşap çerçevede poz veren çiftin anime çizimi
Hüseyin Bey Konağı’nın çiçeklerle çevrili girişinde bir gezi hatırası
Safranbolu’da taş sokak ve ahşap çıkmalı beyaz konak önünde özçekim yapan çiftin anime çizimi
Taş sokaklar ve ahşap çıkmalar arasında Safranbolu yürüyüşü

İçeriyi daha önce videolarda gördüğümüz için ücretli olan gezi evine girmemeye karar verdik. Fakat oraya giderken karşımıza yine ahşap işleri yapan başka bir dükkân çıktı.

İlk dükkândan birkaç küçük parçayla çıkmıştık.

Bu kez işler biraz büyüdü.

Ben bir bıçak seti alıyordum.

Ebru dükkânın içinde dolaşırken beni aradığında, dükkân sahibi gayet rahat bir şekilde:

“Seninki bıçak seti alıyor şu an.” diyordu.

Cinci Han’a Giremedik Ama…

Tekrar çarşıya dönüp Cinci Hanı’nı ziyaret etmek istedik fakat han tadilattaydı.

İçeri giremedik ama bazen seyahatlerde bir kapının kapalı olması başka bir kapının açılmasına neden oluyor.

Safranbolu Cinci Han’ın yüksek taş kemerli girişinde el ele duran çiftin anime çizimi
Cinci Han’ın görkemli taş kapısının önünde
Safranbolu’da kitaplarla kaplı bir masa yanında, birinin elinde kitap bulunan iki kadının anime çizimi
Safranbolu gezisinden kitapların eşlik ettiği bir hatıra

Cinci Hanı’nın girişinde Ebru fotoğrafımızı çekmesi için bir kadına telefonunu vermişti. Fotoğrafımızı çektikten sonra kadın bizi hemen önünde durduğumuz ama o ana kadar fark etmediğimiz sanat galerisine davet etti.

İçeri girdik.

Derken Ebru orada bir yazarla tanıştı. Sohbet ettiler, kitabını aldı, imzalattı ve birlikte fotoğraf çektirdiler.

Hiç planımızda olmayan küçücük bir karşılaşma, günün en güzel sürprizlerinden birine dönüşmüştü.

Hıdırlık Tepesi ve Safranbolu’nun Işıkları

Artık biraz dinlenmek üzere otele dönme vakti gelmişti.

Planımız kısa bir moladan sonra Hıdırlık Tepesi’ne çıkıp gün batımını izlemekti..

Tepeye çıkan yol epey yokuşluydu. Ebru yürürken:

“Biz ne yokuşlar gördük, bu ne ki?” diye söyleniyordu.

Biraz da ufaktan kaybolmayı başararak sonunda tepeye ulaştık.

Gün batımını kaçırmıştık ama belki de çok önemli değildi. Kahvelerimizi alıp oturduk ve karşımızdaki Safranbolu manzarasını seyretmeye başladık.

Safranbolu Hıdırlık’ta akşam şehir manzarası önünde elinde fincan tutan kadının anime çizimi
Hıdırlık’ta akşam ışıkları eşliğinde bir fincanlık mola

Tam o sırada yanımızdan geçen bir aileden annenin bizi göstererek çocuğuna söylediği cümleyi duyduk:

“Hadi git de turistlere merhaba de İngilizcenle.”

Çocuğun cevabı ise gecikmedi:

“Yaaa anne yaa…”

Ve yürüyüp gittiler.

Biz yine birbirimize bakıp gülmeye başladık.

Safranbolu’ya geleli daha birkaç saat olmuştu ama belli ki bugün burada bizim Türk olduğumuza kimseyi kolay kolay ikna edemeyecektik.

Hava yavaş yavaş kararıyor, Safranbolu’nun ışıkları birer birer yanmaya başlıyordu. Bir süre tepede kalıp şehrin akşam manzarasını seyrettik.

Sonra akşam yemeği için daha önceden araştırdığımız fakat rezervasyon yaptırmadığımız Taş Ev Restoran’a doğru inmeye başladık.

Restoran oldukça yakındı ama yol üzerinde bizi asıl mutlu eden şey başımızı gökyüzüne kaldırdığımızda gördüğümüz manzaraydı.

Yıldızlar.

O kadar çoklardı ki ikimiz de İstanbul’da böyle bir gökyüzünü görmenin artık nasıl bir lüks haline geldiğini düşündük.

Rakı, Müzik ve Taş Ev

Taş Ev Restoran’a ulaştığımızda şansımız yaver gitti ve fena olmayan bir masa bulduk.

Biraz daha arkadaki başka bir masayı istediğimizde oranın rezerve olduğunu söylediler. Biz de o gece canlı müzik yapacak çocuğun hemen önündeki masaya oturduk.

Aklımızdan geçen ilk düşünce aşağı yukarı aynıydı:

“Çocuğun sesi kötüyse yandık.”

Neyse ki endişemiz tamamen yersiz çıktı.

Sesi gayet güzeldi.

Safranbolu Taşev’de sarmaşıklar ve sıcak ışıklarla çevrili bahçede akşam yemeği yiyen çiftin anime çizimi
Taşev’in ışıklarla aydınlanan bahçesinde akşam yemeği

Rakı, mezeler ve yemekler masaya geldikçe günün bütün yorgunluğu yavaş yavaş yerini keyfe bıraktı. Safranbolu’daki ilk günümüzü canlı müzik eşliğinde oldukça güzel kapatıyorduk.

Bir süre sonra yorgunluk yeniden kendini göstermeye başladı. Zaten otele dönmek için oldukça geçerli başka bir sebebimiz daha vardı:

Odamızda bizi bekleyen özel bir hamam vardı.

Restorandan kalkarken gece boyunca şarkı söyleyen çocuğun ayağa kalkıp elimizi sıkarak bizi uğurlaması da gecenin hoşumuza giden son küçük jestlerinden biri oldu.

Şehir Uyurken

Otele doğru yürümeye başladığımızda sokaklardaki insanlar iyice azalmıştı.

Dükkânlar kapanıyor, kalabalık dağılıyor, herkes yavaş yavaş kendi köşesine çekiliyordu.

Belki de Safranbolu’nun en güzel hallerinden birini tam o sırada gördük.

Bir şehir uyumaya başlıyordu.

Gündüz turistlerle dolu olan taş sokaklarda bu kez sessizlik vardı. Biz de o sessizliğin içinde ağır ağır otelimize doğru yürüdük.

Odaya geldiğimizde ben yorgunluktan kendimi doğrudan yatağa bıraktım.

Ebru ise hamama bakıp:

“Bu işler tam benlik.”

diyerek hazırlıklara çoktan başlamıştı.

Ben başlangıçta o kadar hevesli değildim. Biraz sonra ben de hamama geçtim. İlk girdiğimde sıcaklık fazla gelse de birkaç dakika içerisinde alıştım.

Sonra kendimi göbek taşına bıraktım.

Safranbolu’da mermer kaplı hamamda, kurna yanında uzanarak dinlenen erkeğin anime çizimi
Safranbolu gezisinin hamam molası

Ve bir daha kalkmak istemedim.

Sabah 05.00’te İstanbul’dan başlayan; trafik, köy yolları, gözleme, Safranbolu sokakları, yerel yemekler, dükkânlar, kaybolmalar, yeni tanıştığımız insanlar, yıldızlar, rakı ve müzikle devam eden günün sonunda…

Safranbolu’daki ilk gecemizi, odamızdaki hamamın göbek taşında kapatıyorduk.

İkinci Gün: Kaplumbağalar, Uzayan Sohbetler ve Bir Kahvaltının Ardından Yeniden Yemek

Safranbolu’daki ikinci günümüze beklediğimizden biraz daha erken uyandık.

Kahvaltı saatine henüz vakit vardı. Biz de konağın bahçesine çıkıp biraz oturmaya karar verdik. Ben kahvaltı saatini beklerken Ebru çoktan kendisine başka bir uğraş bulmuş, ev sahibinin bahçedeki kaplumbağalarıyla ilgilenmeye başlamıştı.

Safranbolu’da taş duvar ve ahşap tekerlek yanında bir kaplumbağaya doğru eğilen kadının anime çizimi
Gezinin küçük sürprizi: bahçede karşılaşılan kaplumbağalar

Bir süre sonra yanıma gelip:

“Bunlar aç galiba, beni ısırıyorlar.” dedi.

Kaplumbağaların kahvaltısı olup olmadığımızı tartışırken bizim kahvaltımız hazırlandı.

Safranbolu’da taş duvarlı bahçede çay ve kahvaltılıklarla dolu masada oturan çiftin anime çizimi
Safranbolu sabahına bahçede kurulan kahvaltı sofrasıyla başlamak

Kahvaltının ardından odaya çıkıp hazırlanacak, erkenden çıkış yapacak ve kalan zamanımızı Safranbolu’da değerlendirecektik.

En azından planımız buydu.

Beş Dakika Oturalım Derken…

Hazırlandıktan sonra konağın bahçesinde işletme müdürü Murat Bey ve annesi Hülya Hanım ile sohbete başladık.

Ve o sohbet öyle güzel ilerledi ki yaklaşık 2,5 saatin nasıl geçtiğini anlamadık.

Aslında bu gecikmeden hiç şikâyetçi değildik. Çünkü sohbet boyunca bir önceki gün tattığımız peruhinin püf noktalarından Safranbolu’nun yerel yemeklerine, hangi yemeği nerede yememiz gerektiğinden şehirden ne alınacağına kadar pek çok konuda güzel bilgiler edinmiştik.

Bazen bir şehri tanımanın en güzel yolu, görülmesi gereken yerlerin listesini takip etmekten değil, orada yaşayan biriyle oturup uzun uzun konuşmaktan geçiyor.

Bizim Safranbolu’daki ikinci sabahımız da biraz böyle geçti.

Safranbolu’daki otel odasında bakır kaplarla süslü taş ocak önünde özçekim yapan çiftin anime çizimi
Konak odasının taş ve bakır ayrıntıları arasında
Safranbolu’daki otel odasında ahşap dolap yanında, derin pencere nişinde oturan kadının anime çizimi
Konak odasının pencere köşesinde sakin bir an

Sonunda vedalaşıp konaktan çıktık, eşyalarımızı arabaya bıraktık ve şehir merkezinde eksik kalan birkaç noktayı tamamlamak üzere yeniden taş sokakların arasına daldık.

Kaçak Camii

İlk hedefimiz Kaçak Camii idi.

Safranbolu Kaçak Camii’nin kemerli alt bölümü ve ahşap korkulukları önünde duran çiftin anime çizimi
Kaçak Camii çevresinde bir gezi durağı

Altından kaynak suyu akan ve bir kemer üzerine kurulmuş olan bu küçük camiyi gördükten sonra yeniden çarşıya doğru yürümeye başladık.

Fakat dönüş yolunda tanıdık bir isim gördük.

Sabah Hülya Hanım’ın özellikle bahsettiği Eyvan Lokantası karşımızdaydı.

Safranbolu Eyvan Yöre Mutfağı’nın taş ve ahşap cepheli girişi önünde özçekim yapan çiftin anime çizimi
Eyvan Yöre Mutfağı’nın taş sokaklara açılan girişi
Safranbolu ev ekmeği
Ekmek mi?
Safranbolu Eyvan Lokantası’nın açık oturma alanında, yemek masasında özçekim yapan çiftin anime çizimi
Eyvan’da, Safranbolu evlerine bakan sofrada bir mola

Ben fazla düşünmeden içeri doğru yönelince Ebru arkamdan seslendi:

“Biraz önce biz kahvaltı etmedik mi?”

Cevabım hazırdı:

“Ya burada yemekler daha güzelse?”

Bence gayet geçerli bir sebepti.

Fransız Turistlerin Kısa Süren Sevinci

Bizimle hemen hemen aynı anda iki Fransız turist de lokantaya girdi.

Bizi gördüklerinde yüzlerinde belli belirsiz bir sevinç oluştu ve gülümseyerek bize baktılar.

Sonra restoran sahibiyle Türkçe konuşmaya başladık.

O anda yüzlerinin biraz düştüğünü fark ettik.

Muhtemelen bizi kendileri gibi yabancı turist sanmış ve belki bir şeyler sormayı, birkaç yer hakkında fikir almayı düşünmüşlerdi.

Safranbolu’daki yabancı turist hikâyemiz böylece ikinci gününde de devam ediyordu.

Bir önceki gün yerel halk bizi yabancı sanmıştı.

Bugün ise yabancı turistler.

Bu noktada artık durumu kabullenmeye başlamıştık.

Eyvan Lokantası’nda yeniden peruhi denedik. Yanına bir de Rum mantısı söyledik.

Ve sabah Hülya Hanım’ın neden burayı önerdiğini kısa sürede anladık.

Burada yediğimiz peruhi ve Rum mantısı, o ana kadar denediklerimizin kesinlikle önüne geçmişti. Ama asıl şaşırtıcı derecede güzel olan başka bir şey vardı ki, o da ev yapımı ekmek.

Dolayısıyla kahvaltının üzerinden çok fazla zaman geçmeden yeniden yemek yemiş olmamızın da son derece mantıklı bir açıklaması vardı:

Ya burada yemekler daha güzelse?

Evet, daha güzeldi.

Şehir Merkezinden Ayrılırken

Artık Safranbolu’nun taş sokaklarından çıkıp çevrede görmek istediğimiz yerlere doğru ilerleme zamanı gelmişti.

İlk durağımız Saklı Cennet Değirmeni oldu.

Tokatlı Kanyonu’nda kayalık yamaç ve Türk bayrağı yanındaki korkulukta duran çiftin anime çizimi
Tokatlı Kanyonu gezisinde kayalık yamaçlara karşı bir hatıra
Tokatlı Kanyonu’nda ağaçlar arasındaki küçük taş ve ahşap yapının önünde oturan çiftin anime çizimi
Kanyon yürüyüşüne ağaçların altında kısa bir ara

Kanyon içerisinde yer alan değirmen ve çevresi güzel bir manzara sunuyordu. Fakat etrafındaki yeme-içme alanları nedeniyle bizde doğal bir güzellikten çok, turistik ve ticari amaçlarla düzenlenmiş bir alan hissi bıraktı.

Kötü müydü?

Hayır.

Ama Safranbolu’nun sokaklarında ve daha doğal alanlarında hissettiğimiz o özgün atmosferi burada aynı ölçüde bulamadık.

Buradan sonraki durağımız ise Kristal Cam Teras ve hemen yakınındaki İncekaya Su Kemeri oldu.

Kristal Teras’ın üzerine çıktığımızda manzara gerçekten etkileyiciydi.

Safranbolu Cam Teras’ta kanyon manzarası önünde cam zeminde el ele duran çiftin anime çizimi
Cam Teras’tan kanyonun yeşil yamaçlarına bakış
Safranbolu cam terasta ayakları gözüken çift
Aşağı bakma

Tabii küçük bir şartla:

Aşağı bakmadığınız sürece.

Karşınızdaki kanyon ve doğa manzarasının tadını çıkarmak oldukça kolaydı ama ayaklarınızın altındaki camdan aşağı baktığınız anda işin rengi biraz değişiyordu.

Gerekli fotoğrafları çekip manzaranın tadını çıkardıktan sonra hemen yakındaki İncekaya Su Kemeri’ne geçtik.

Su kemerini de gördüğümüzde artık ikimizin de kabul etmesi gereken o an gelmişti.

Dönüş vaktiydi.

Safranbolu’ya Veda

İki gün önce hafta sonu için nereye gideceğimize bile karar verememişken, şimdi arabamızın bagajında Safranbolu’dan aldığımız hediyeler ve aklımızda anlatacak bir sürü hikâyeyle İstanbul’a dönüyorduk.

Planladığımız bazı yerlere girdik, bazılarına giremedik. Gün batımını kaçırdık, birkaç kez yolumuzu kaybettik. Bol bol yemek yedik; hatta bazen daha yeni yemek yemişken tekrar yemek yedik.

Hiç planımızda olmayan insanlarla tanıştık, uzun sohbetlere daldık ve hiç hesapta olmayan yerlerden elimizde alışveriş poşetleriyle çıktık.

Ve nedense iki gün boyunca sürekli yabancı turist sanıldık.

Burası bizim için yalnızca güzel konaklardan, taş sokaklardan, lokumlardan ya da görülmesi gereken tarihi yapılardan ibaret değildi.

Safranbolu; biraz kaybolduğumuz, çokça yediğimiz ve güzel insanlarla tanıştığımız küçük bir hafta sonu hikâyesine dönüşmüştü.

Arabaya binip İstanbul’a doğru yola çıktığımızda yanımızda Safranbolu’dan güzel anılar, bolca yemek ve gereğinden biraz fazla hediyelik eşya götürüyorduk.

İstanbul’un Son Bir Sürprizi

Safranbolu’ya gelirken 4,5 saat olarak planladığımız yolculuğumuz neredeyse 7 saat sürmüştü.

Bu yüzden dönüş için arabaya binerken tek temennimiz vardı:

“Umarız dönüşte aynı şey olmaz.”

Olmaz mı?

İstanbul size gerçekten her zaman bir sürpriz yapabilir.

Yolculuğun başlarında radyoda Kuzey Marmara Otoyolu’nda trafik olduğunu söyleyen bir dinleyiciyi duyduğumda şaşırmış:

“Yok ya, yanlış duydum herhalde. Kim bu yola girer ki?”

demiştim.

Birkaç saat sonra nedenini öğrenecektik.

TEM Otoyolu kapanmış, trafik Kuzey Marmara Otoyolu’na yönlendirilmişti.

Safranbolu’dan ayrılırken dönüş yolunun daha rahat geçeceğini umarken kendimizi bir kez daha İstanbul trafiğinin içinde bulduk.

Saatler sonra nihayet eve ulaştığımızda saate baktık.

00.00.

Böylece iki günlük Safranbolu maceramız başladığı gibi uzun bir yolculukla sona ermişti.

Ama bütün o trafiğe rağmen geriye dönüp baktığımızda aklımızda kalan şey yolun kaç saat sürdüğü değildi.

Taş sokaklar, eski konaklar, yediğimiz peruhi ve bükmeler, hiç planlamadığımız sohbetler, yıldızlarla dolu bir gökyüzü, rakı eşliğinde dinlediğimiz müzik, gece sessizliğe bürünen Safranbolu, odamızdaki hamam ve iki gün boyunca nedense kimseyi Türk olduğumuza ikna edemememizdi.

İki gün için yola çıkmıştık.

Safranbolu bize anlatacak çok daha uzun bir hikâye vermişti.

Bir Cevap Yazın