Japonya’ya ilk kez gitmeden önce birçok şey duymuştuk. Düzenli şehirler, inanılmaz yemekler, saygılı insanlar… Ama Tokyo’ya indiğimiz ve birkaç gün sonra Kyoto’nun dar sokaklarında yürümeye başladığımız, sonrasında Osaka’nın asiliğini gördüğümüz anda fark ettik ki Japonya anlatılanlardan çok daha fazlasıydı. Bazen bir tapınağın ahşap merdivenlerinden yukarı çıkarken, bazen yağmurdan kaçıp küçük bir gyoza dükkânına sığınırken, bazen de tesadüfen girdiğimiz bir konveyör sushi restoranında tabakların sayısını unutana kadar yemek yerken… Japonya bize sadece gezilecek yerler değil, belleğimizde kalacak küçük ama çok değerli anılar bıraktı. Bu yazıda 2024 yılındaki ilk Japonya yolculuğumuzda Tokyo, Kyoto ve Osaka’da yaşadığımız o anları, keşfettiğimiz yemekleri ve bizi en çok etkileyen deneyimleri anlatıyoruz.
Japonya Yolculuğu – Tokyo’ya İlk Varış
9 haziran gecesi 02:05’de kalkan uçağımızla Japonya yolculuğumuz resmen başlamıştı. Yaklaşık 11 saat uçuşun sonunda Tokyo Haneda havalimanına varacaktık.
Tokyo’ya yaklaşırken uçakta kısa bir uykuya dalmışım. Gözümü açtığımda Ebru çoktan pencereye yapışmış, aşağıyı izliyordu. “Bak, Japonya!” dediğinde dışarı baktım. Önce karanlığın içinde parlayan liman ışıklarını gördüm. Sonra yavaş yavaş şehir ortaya çıkmaya başladı. Uçak alçalırken Tokyo’nun sonsuz gibi görünen ışıkları ufka kadar uzanıyordu. O an gerçekten Japonya’ya geldiğimizi hissettim.
Tokyo’ya inişimiz Haneda Havalimanı’na oldu. Şehir merkezine oldukça yakın olan Haneda, Japonya’ya ilk kez gelenler için en rahat giriş noktalarından biri. Tabi ki pasaport kontrolünde daha önce duyduklarımızdan dolayı biraz korkmuyor değildik ya girmezsek diye. Bunun için bütün evrakları hazırlamış yanımıza almış, uçakta bize verilen formu eksiksiz doldurmuştuk. Pasaport kontrolü için çok bir sistem yapmışlar, görevliler sizi çok güzel yönlendiriyor ve sonrasında memurun karşısına geldiğinizde bütün bilgileriniz de pasaport memurunun önüne gelmiş oluyor.

Sorunsuz geçişimiz sonrası hemen karşımıza çıkan 7/11 marketine dalıp, birer onigiri ve matcha krakerlerini alıp, her ne kadar önceden planlarımızı yapsak da, bir durup ne yapacağız diye düşünürken Ebru’nun Gachapon alanını görmesiyle ilk dakikalardan eğlenceye biraz dalmış olduk. Bir kaç çevirme sonrası plana dönerek önce IC kartlarımızı ( Japonya’da metro kartı ) aldık. Sonrasında ise biz Haneda’dan şehir merkezine geçmek için Airport Limousine Bus kullandık. Bizim için en büyük avantajı direkt kaldığımız otelin ( Hotel Sunroute Plaza Shinjuku ) önünde bırakmasıydı. Valizleri de görevliler taşıdığı için uzun uçuş sonrası Tokyo’ya oldukça rahat bir başlangıç yaptık.


Otele yerleşip kısa bir dinlenmenin ardından kendimizi Shinjuku sokaklarına attık. İlk birkaç dakika boyunca sadece etrafımıza bakarak yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Dev ekranlar, neon ışıkları, kalabalık ve hiç durmayan bir şehir… Bir noktada beynimiz gerçekten yanmıştı. Biraz dolaştıktan sonra küçük bir restorana oturup tempura ve birer bira söyledik. Japonya’daki ilk akşamımızı, Shinjuku’nun ışıkları altında böyle karşıladık.

Shinjuku’nun Neon Işıkları ve İlk Tokyo Gecesi
Shinjuku’da dolaşırken bir anda kalabalığın yukarıya doğru baktığını fark ettik. Başımızı kaldırdığımızda dev bir ekranın üzerinde yürüyen bir kedi gördük. İlk başta gözlerimize inanamadık. Ekranın içinden dışarı çıkacakmış gibi görünen o 3D kedi, Tokyo’nun teknoloji ve şehir hayatının ne kadar farklı olduğunu ilk dakikalardan hissettirmişti. İlk gördüğümüzdeki şaşkınlığımızı hâlâ hatırlıyoruz. Sonrası ise daha ilk günden Taito Game ( Arcade oyun alanı ) hastalığına yakalanmamız geldi ( Seyahatimiz boyunca neler kazandık oradan neler 😍).
Shinjuku sokaklarında dolaşırken Omoide Yokocho’nun dar sokaklarına da girdik. Küçük izakaya barları ve yakitori kokuları arasında yürümek gerçekten ilginç bir deneyimdi. Ancak o akşam oldukça kalabalıktı, bu yüzden sadece dolaşıp atmosferi hissetmekle yetindik. Bir süre sonra Kabukicho’nun meşhur kapısına kadar yürüdük. Neon ışıkları ve kalabalık gece hayatı ile ünlü bu bölgeyi görüp geri döndük. Uzun bir uçuşun ardından ilk akşam için Shinjuku zaten fazlasıyla etkileyiciydi.

Tokyo’da İlk Gün – Meiji Tapınağı, Harajuku ve Shibuya
Ertesi günü sabahında erkenden kalkıp otelde kahvaltımızı yapıp hemen sokaklar çıktık. İlk durağımız Tokyo Metropolitan binası olacaktı, amaç ücretsiz olan terasında Tokyo manzarası görmekti ama binada terasın açılma saati 09:30 imiş biz ise daha saat 08:30’da oradaydık. Burayı mecbur pas geçip, Shinjuku tren istasyonu yanında yer alan JR ofise doğru geçtik, burada amacımız daha Japonya’ya gelmeden aldığımız “JR Pass”ları aktive etmekti. Bu biletlerin en güzel özelliği belirli zaman dilimleri içerisinde ( 7gün-15gün gibi ) size JR trenlerini, Shinkansenler dahil, sınırsız ve ücretsiz kullanım hakkı sunmasıydı. Eğer Japonya’da başka şehirlere de seyahat edecekseniz bu biletler kesinlikle önerilir.


Seyahatimiz için önemli olan bu işlemi de hallettikten sonra Meiji tapınağına doğru yürüyüşe geçtik. Meiji’ye güzel bahçesinden girerek ulaştık. Bizim için çok güzel bir sabah yürüyüşü oldu ve tapınağa ulaştığımızda tabiki buradan “Charm”larımızı alıp, Japon usulü dualarımızı ettikten sonra tapınağın diğer kapısına doğru ilerleyip ünlü Harajuku caddesine geçtik.

Harajuku’ya girmeden bir tabela var, sizin ve oradan geçen herkesin görüntüsünü yansıtıyor ekrana. Bunu fark ettiğimizde sokağa girmeden tabiki fotoğraf çekilmeyi ihmal etmedik.



Sokağa girdiğimizde ise büyük bir insan seli ile beraber hareket ediyorduk. Gene gachapon alanlarına girip çıkarak biraz daha orta bölgelere geldiğimizde biraz da yemek duraklarına uğramaya başladık. İlk durağımız “Le Shiner”di. Burada meşhur “rainbow ( gökkuşağı ) tostu denedikten sonra pamuk şeker için “Totti Candy Factory”ye geçtik. Her ikisinde de yarım saate yakın sıralarda beklemiştik ve o anda anladık ki, herşeyde sıra beklemek normaldir Japonya için. Takeshita caddesi üzerinden “cat street’e ( kedi caddesi ) geçtik. İsminin sokağın kedi kuyruğu gibi kıvrımlı olmasından alan bu sokakta kafeler ve Vintage giyim mağazaları mevcut, ancak tabi çok turistik bir yer olmasından kaynaklı pahalı olduğunu söyleyebiliriz.

Buradan sonraki rotamız yine yürüyerek Shibuya’ya geçmekti. Shibuya’daki ilk durağımız Hachiko oldu. Yine insanlar burada fotoğraf çekilmek için sıraya giriyor, bizde sıraya girdik ve bizim arkamızda yer alanlarda bizim fotoğrafımızı çektiler, bizde sıramızı savmış olduk. Japonya’daki her bu tarz fotoğraf çekilen yerlerde bu şekilde bir uygulama kendiliğinden gelişiyor ve sizde ona uyuyorsunuz, bunun sonucunda da o bölgeler beklemeler olsa da, bir kaos anı yaşanmıyor fotoğraf çekilirken.

Hachiko sonrası meşhur “Shibuya crossing” den geçerek Parco alışveriş merkezine geldik.

Ve gelir gelmez Pokemon Center ve Nintendo Store’u karşımızda bulduk. Ben para çevirmeye gidip geldiğimde neredeyse yarım saat geçmiş Ebru ise Pokemon Center’ı birbirine katmış, bir Pikachu kovalamış, onu almaya niyetlenen kadın bıraktığı gibi onu kapmıştı. Kasa kuyrukları çok uzun olduğu için sıraya girip sırayla içeriden gezerek alışverişimiz tamamladık. Bu arada eğer o ay içerisinde doğum gününüz var ve bunu kanıtlarsanız size özel bir kart veriyorlar. Pokemon kartları, stickerlar, rozetler, oyunlar derken kendimizi kaybetmeye başlamıştık ki, Nintendo store’a geçtik. Yine burada figürler, tişörtler, oyunlar arasından kasaya geldiğimizde eğer Nintendo hesabınız var ise size 10% indirim yaptıklarını öğrenince hemen hesabımızı gösterip o kadar harcamanın arasında biraz olsun indirimden mutlu olduk.

Bugünlük alışveriş bitmiş ve aldıklarımızı bırakıp akşam yemeği için hazırlanmak üzere otele geri döndük. Akşam yemeğinde bizi çok farklı bir yer bekliyordu. Japonya öncesinde dersimize güzel çalışmış ve bazı restoran rezervasyonlarımızı da yapmış, hatta neler yiyeceğimizi dahi seçerek onlara önceden bildirmiştik. Bazı restoranlara rezervasyonsuz girmek mümkün değil, hatta içeride kaldığınız süre için bir zaman dilimi mevcut ki sizden sonra gelecek olanlarda restoranı kullanabilsin diye.
Kill Bill Restoranında Akşam Yemeği – Gonpachi Nishi-Azaba

Akşam yemeğimiz “Gonpachi Nishi-Azaba”daydı. Burasının atmosferi inanılmaz. Kill Bill filminde Gelin’in Lucy Liu ile kapıştıkları restoran burası. Bize ayrılan masa mutfağın hemen önündeki masaydı ki seçim yapmak istesek bizde orayı seçerdik. Saatimiz gelen kadar bekledikten sonra içeriye geçtiğimizde ve bizi masaya götürdüklerinde mutfaktaki çalışanlardan bir alkış koptu, her yeni geleni bu şekilde karşılıyorlarmış, tabi bizim yüzümüzde sadece bir şaşkınlık ifadesi vardı. Siparişlerimiz sıra ile gelirken, en son gelen tatlı mochi idi. Üzerinde bir kürdan ile gelen bu tatlıyı ben nasıl yiyeceğim bunu diye bakarken kürdanla yemeyi düşünüp arkamda dikilen garson bana az kalsın müdahale edecekken, chopstickleri kullanıp durumu kurtarmıştım. Yemeklerin bütün performansı oldukça başarılı idi.
Asakusa ve Tokyo Skytree

Ertesi güne 06:30’da başlayıp, yarım saat içinde kahvaltımızı yapmış, Asakusa’da Sensoji tapınağına doğru yola çıkmıştık. Tapınağa uzanan Nakamise caddesi sabahın erken saatleri bomboş ve dükkanlar daha açılmamıştı. Biz tapınakta dualarımız edip, charmlarımızı alıp, fotoğraf çekimlerimizi de tamamladıktan sonra Nakamise caddesine döndüğümüzde dükkanlar açılmış, kalabalık artmıştı. Bizde yol boyunca dükkanlara uğrayıp ufak ufak alışverişlerimizi yaparken saat 10’a yaklaşmış ve artık bir şeyler yemeliyiz diye düşünürken ara bir sokakta bir okonamiyaki restoranı görüp ismimizi sıraya yazdırırken Ebru daha o anda bir yelpaze dükkanı görmüş ve seçmelere başlamıştı.


Restorana girdiğimizde ikimizde birer tane okonamiyaki ve bira söylerken, yemeğin pişeceği ocaklar önümüzde yer aldığından biz bunları nasıl pişireceğiz diye daha düşünmeye fırsat gelmeden, garson bizim için masayı aralıklarla ziyaret ederek pişirme işlemini gerçekleştirdi. Yine çok lezzetli bir Japon yemeği denememizden sonra Skytree’ye doğru yola çıktık.

Skytree’ye geldiğimizde önceden bilet alınabiliyor olmasına rağmen burası için bunu yapmamış, çünkü geliş saatimizden emin olamamıştık. Çok da uzun olmayan bir sıra sonrası biletleri alıp, oldukça hızlı yukarı çıkan bir asansörler seyir terasına ulaştık. Tabi ki önce bütün terası dolaşıp en iyi noktaları ararken, ilk dikkat çekenler; cam tavan bölgesi, skytree’nin simgesi yıldız ve kendi maketiyle ile fotoğraf çekimi ve bardan alınacak içkileri yudumlayabileceğiniz oturma alanı idi.

Seyir zevki sonrası, Skytree’nin hemen altında yer alan Solomachi alışveriş merkezinde Ghibli ürünlerinin satıldığı mağazaya geçtik. Ghibli müzesi için alarmlar kurup gece 04:00’de kalkmamıza rağmen müzeye bilet alamadığımız için en azından burada biraz o isteğimizi giderebildik.

Yodabashi Camera ve Tokyo Disneyland
Günün önemli uğrak noktası olan “Yodabashi Camera”ya vardığımızda saat öğleni geçmiş, o büyük teknoloji marketine girmeden hemen metro çıkışındaki takoyakiciye uğramadan edememiştik. Gelmeden sokak yemekleri konusunda en çok merak ettiğimiz yemeklerden olan bu küçük ahtapot dolu hamur topçuklarına bayıldık.

Yodabashi Camera’nın içine girdiğimizde ise bu 8 katlı teknoloji marketinde kendimizi kaybettik desek yeridir. Buraya gelmeden 3-4 saat kalırız burada diye plan yapmıştık ama 5 saatten fazla kaldık, çıktığımızda ellerimiz dolu, hava da kararmıştı.

Ertesi günün planı Tokyo Disneyland üzerineydi ve bütün gününümüzü ayıracağımız bu devasa tema parka sabah daha ilk açıldığı saatlerde varmış, ilk girenlerden olmuştuk. Sayısız eğlence alanları, alışveriş dükkanları, anlık etkinlikler sonunda günü bitirdiğimizde yüzümüzde gülümseme ama bacaklarımızda ağrılar vardı.

İlk Shinkansen Deneyimi ve Kyoto’ya Yolculuk

İlk Kyoto günü zamanı geldiğinde, ilk shinkansen deneyimi zamanı da gelmiş demek oluyordu. JR passımız olduğu için ekstra bir ücret ödemeyecektik ancak, bir gün öncesinden saatine karar verip rezervasyonumuzu yapmıştık. Rezervasyonsuz da biniliyor ancak koltuk seçmek ve/veya bulmak için rezervasyon öneriliyor.
Kyoto Sokakları – Kiyamizu-dera ve Eski Kyoto
Kyoto’ya vardığımızda navigasyonu açıp Kiyomizu-dera’ya yürümeye karar verdik. Ancak navigasyon bizi beklediğimiz geniş yollar yerine mahalle aralarından geçirdi. Dar sokaklardan, küçük evlerin arasından yürüyerek ilerledik. Bir süre sonra merdivenler ve küçük dükkânlar görünmeye başladı. Matcha tatlıları satan yerler, şişte tavuk kızartan küçük tezgâhlar ve hediyelik dükkânları… Kyoto’yu gerçekten ilk kez o sokaklarda yürürken hissettik.


Tapınağa çıkan merdivenlerin olduğu sokakta yürürken küçük bir tezgahtan gelen kızartma kokusu bizi durdurdu. Uzun çubuklara geçirilmiş kızarmış tavuk parçaları satıyorlardı. Dışı çıtır, içi inanılmaz sulu bir tavuktu. Hayatımda yediğim en güzel tavuklardan biriydi diyebilirim. Bir tane daha almayı ciddi ciddi düşündüm ama Ebru “Hadi yürüyelim, daha çok şey yiyeceğiz” deyince kendimizi tekrar sokaklara attık.
Merdivenlerin olduğu sokakta küçük bir tatlı dükkânına da girdik. Üçgen şeklinde katlanmış Kyoto’nun meşhur tatlılarından aldık. Tatlıyı hazırlayan kadın bize yanında soğuk matcha ikram etti. O sıcak havada içtiğimiz o matcha inanılmaz iyi gelmişti. Aynı sokakta küçük bir şekerci dükkânına da uğradık. Renkli şekerlerin arasında dolaşırken küçük bir sake şişesi aldık. Satıcı kadın gülerek “İçtikten sonra şişeyi atmayın, vazo olarak kullanabilirsiniz” demişti. Japonya’da böyle küçük sohbetler ve samimi anlar yolculuğun en güzel hatıralarından biri oluyor.


Tapınağa doğru yürürken yanlış bir sokağa sapmış ve küçük bir dükkânın önünden geçmiştik. Camın arkasında birinin chopstick yaptığını görmüştük ama o sırada tapınağa yetişmeye çalıştığımız için “Dönerken uğrarız” deyip devam ettik. Tapınaktan inerken gerçekten geri dönüp o dükkâna girdik. İçeride genç bir kadın kendi elleriyle chopstick yapıyordu, arka tarafta ise annesi oturuyordu. Uzun salata chopsticklerinden bir tane aldık. Bir de o an tam ne olduğunu anlamadığımız ama sonradan matcha kasesi olduğunu öğrendiğimiz bir kap seçtik. Kyoto’da böyle küçük dükkânlarda yapılan alışverişler bazen en değerli hatıralara dönüşüyor.


Kiyomizu-dera’ya ulaştığımızda tapınağın ahşap platformundan görünen manzara gerçekten etkileyiciydi. Kyoto şehri aşağıda uzanıyor, etrafı ise yeşil ormanlarla çevriliydi. Tapınağın bahçesinde dolaşırken küçük bir ayine de denk geldik. O an etraf inanılmaz sakin ve huzurluydu. Kalabalık bir şehirden gelip böyle bir atmosferin içinde yürümek gerçekten insanı dinlendiriyor. Kyoto’da en çok hatırladığımız yerlerden biri kesinlikle Kiyomizu-dera oldu.


Tapınak ziyareti bizi oldukça acıktırmıştı, bulunduğumuz bölge eski Kyoto diyebileceğimiz Ninnenzaka ve Sannenzaka bölgeleri idi. Bu iki bölge iç içe geçmiş halde bulunmaktaydı, bizde Edo zamanını anımsatan o sokaklar arasından Kyoto merkeze, Nishiki market ve çevresi taraflarına doğru yol aldık. Buradaki ilk amacımız “Sushi no Musashi”de suşi yemekti. Bir konveyör suşi restoranı olan bu yerde 15 tabak suşi yemişiz.🍣

Nishiki Market ve Kyoto Alışverişleri
Buradan çıkıp Nishiki markete doğru giderken, Japonya’dan almayı çok istediğimiz Japon ceketlerini görünce, hemen o mağazaya daldık. İkimizde birer tane ceket aldıktan sonra Nishiki market içerisinden geçip Bambu ormanına gitmek üzere metroya biniyorduk ki pasaportumun olduğunu fark ettim. Japonya’da tax free alışverişlerinizi mağazada anında yapıyorlar, sizde geri iade değil en başta hiç ödeme yapmamış oluyorusunuz. Bu işlem için pasaportu ceket aldığımız yerde bıraktığımı düşünerek Ebru’yu metro istasyonunda bırakıp yürümeye başladım. Dükkanın sokağına girdiğimde bize satış yapan kızın, annesine ve babasına haber verdiğini, beni de onlara tarif ettiğini ve sokağın iki ucunda beni beklediklerini anladığımda bu başka yerde başıma gelmezdi diye düşündüm. Benden çok kez özür dileseler de asıl suçlu bendim aslında.
Arashiyama Bambu Ormanı
Plana tekrar geri döndüğümüzde bambu ormanına gecikmeli de olsa vardık. Aslında geç kalmamız bir açıdan daha iyi olmuş, bütün kalabalık gitmiş ormanda bizden başka gezen çok fazla insan kalmamıştı.

Günü bambu ormanında sona erdirirken, Kyoto merkeze ve oradan da shinkansen ile Tokyo’daki otelimize dönmek üzere yola çıktık.
Osaka ve Universal Studios


JR pass’imiz 1 haftalık olduğu için şehir dışı gezilerimizi ona göre planlamıştık ve Kyoto sonrası günkü planımız Osaka’ya gidip Universal stüdyolarına gitmekti. Tabiki gelmişken şansınız var ise ikinci bir tema park ziyareti güzel olacaktır ama tek hakkınız var ise Disneyland’ı daha çok öneririz. Burasının biraz daha Amerikan vari bir havası var.
Golden Gai’de Ramen Gecesi

Günün sonunda Tokyo-Shinjuku’ya tekrar döndüğümüzde Golden Gai tarafına da uğradık. Dar sokakların içinde yan yana dizilmiş küçücük barlar gerçekten ilginç bir atmosfer oluşturuyordu. Ancak bölge oldukça turist doluydu ve o akşam Ebru da biraz üşütüyor gibiydi. Sokaklarda dolaşırken küçük bir ramen restoranı gördüm ve içeri girdik. Dana etli ramen söyledik ve acı seviyesini neredeyse en üst seviyeye yakın seçtik. Ramen geldiğinde restoran çalışanının bize bakışını hiç unutamıyorum; muhtemelen “bunlar bunu gerçekten içebilecek mi?” diye düşünüyordu. Ama o sıcak ve acılı ramen Ebru’ya o kadar iyi geldi ki, ertesi sabaha hiçbir şeyi kalmamıştı. Japonya’da bazen bir kase ramen gerçekten bütün yorgunluğu ve üşümeyi alabiliyor.

TeamLab Borderless, Tokyo Tower ve Ginza

Tokyo’daki bir diğer günümüz kahvaltı sonrası TeamLab Borderless deneyim müzesiyle başlamak üzerineydi. Çeşitli ışık gösterileri, sesler, ortam çok farklı bir deneyim sunuyor. Burada 2,5 saate yakın zaman harcadıktan sonra Tokyo Tower’a doğru gidelim, çıkmasak da önünde fotoğraf çektirip devam ederiz dedik. Skytree veya Tokyo Tower bir tanesine çıkmak bizce yeterli, ama Tokyo Tower altında da yeri bulunan “Marino Crepes”den Ebru’ya krep almayı da ihmal etmedik. Hemen çok yakınında yer alan ufak bir alışveriş merkezine de uğradık ve buradan bu kadar çok anime figürü alacağımızı hiç tahmin etmiyorduk. Küçük bir satıcıydı figürleri satan amca ve o kadar alınca bize 2 tane de ufak peluş oyuncak hediye etmişti. Oyuncaklardan birini maalesef metroda düşürüp kaybettik, diğeri ise evde hala kedilerin oyuncağı olarak yaşıyor.

Normalde gezimize Ginza tarafına geçerek devam edecektik ama ellerimiz oldukça dolu olunca bizde önce bir otele uğrama sonrası Ginza bölgesine geçtik. Haftsonu Ginza’ya geçerseniz ana caddesi trafiğe kapatılıyor, tamamen cadde ortasında istediğiniz yürümesi fotoğraf çekme imkanı size kalıyor. Ana caddeden devam edip imparatorluk sarayına ulaştık. Biz biraz geç gittiğimiz için bahçesine giremedik ama zaten saraya girilmiyor, en fazla bahçesini gezebiliyorsunuz. Oldukça uzun bir yürüyüş yaptığımız için bu noktaya gelene kadar, saray bahçesi önündeki parka biraz dinlenip, Ginza’da yer alan pokemon center’a doğru yola çıktık. Bu pokemon center’da kendisine özel kafede mevcut ama önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor, yoksa oturamıyorsunuz.

Kobe Beef Deneyimi – RRR Otemachi

Akşam yemeği için Ginza bölgesinde “RRR Otemachi Kobe Beef & Wine” restoranında yer ayırtmıştık. Hatta gelmeden yemeğimizi de seçmiştik. Kobe etinin her versiyonunu deneyecektik. İnanılmaz bir et, her hali mükemmel. Japonya’da kesinlikle denenmeli.

Aslında biz bu restoranı bizim için özel bir gün olan, hem Ebru’nun doğum günü, hem de evlilik yıl dönümüz olan günde seçmek istemiştik ama o gün burası kapalıydı. Bizimle ilgilenen şef garson oldukça konuşkandı, bizimle çok vakit geçirdi, bunu da ona söyleyince, bize bir pasta ikramı yaptı üstünde mutlu yıllar yazan ve masaya bir şişe Ebru için brandy, benim için ise Fuji marka Japon viskisi getirdi ( dönerken bu marka viskiden almıştım ve kapıda satılmıyor söyleyelim, Don Quijote marketlerinden temin edebilirsiniz ), istediğini kadar için diyerek bizi yalnız bıraktığında birbirimize bakıp o an çok mutlu olduğumuzu, kendimizi çok özel hissettirdiklerini düşünüp, o anın tadını sonuna kadar çıkardık.
Harry Potter Studio ve Kichijoji
Bizim için özel olan güne geldiğimizde sabah kahvaltı sonrası bir Harry Potter hayranı olan Ebru için Warner Bros. Harry Potter stüdyolarına gittik. Tabi ki daha orası açılmadan biz oradaydık ve içeri ilk girenlerden olduk. Daha henüz girişte yer alan alışveriş alanında çok fazla zaman geçirmişiz ki az kalsın asıl alan giriş saatimizi kaçırıyorduk. Filmin çekilen sahnelerini, giyilen kıyafetlerini, arka planda yer alan olayları ve filmden dekorları görebildiğiniz hatta bazı film sahnelerinin de içerisinde yer alabildiğiniz, bir quidditch maçında olmak, yada bir Hogwarts portresinde hayaletlerden biri olmak gibi güzel aksiyonları yaşadığınız çok iyi bir deneyim. Sonlara Hogwarts ekspresini de geçtik sonra birleri butterbeer için kafede mola verip, çıkış en öncesi son alışverişleri yapmak üzere alışveriş alanına tekrar geri döndük. Şunu belirtelim ki aldığınız önlüklere isminizi yazdırmak mümkün, çok kısa bir sürede bu işlemi yapıyorlar.


Bu eğlence sonrası Kichijoji bölgesine geçtik. Çok tatlı, şirin dükkanların olduğu, eski dükkanları da bulabileceğiniz bir bölge. Burada bir kedi kafe için önceden rezervasyonu yapmıştım, hatta Ebru’nun doğum günü olduğunu, bir pasta istediğimi ve üzerinden de yazması gereken yazılardan bahsetmiştim. Kafeyi bulmaya çalışırken yanlış bir kedi kafaye girmeye çalıştığımızda, kafedeki görevli bize çok da kibar bir tavırla gerçekte gitmemiz gereken yeri tarif ettiğinde bu duruma çok şaşırdık. Nihayet kafeye vardığımızda, kafenin konsepti, sizin kediler ile aynı ortamda oturmanız, onları sevmeniz, dokunmanız üzerine idi. Bir tanesi bize oldukça alıştığı gibi, Ebru’nun pastasını da dillemeden edememişti.


Buradan çıkıp, biraz sokak gezmeleri de yaptıktan sonra otele geçip akşam yemeği için hazırlanalım dedik. Bu akşam için bir şef suşi restoranın şefin seçeceği suşileri yemek üzerine “Sushidan” restoranına doğru yola çıktık. Özellikle yılan balıklı suşi çok güzeldi.
Otele dönmeden önce zamanımız da olduğu için Asakusa tarafına geçip Sonsoji tapınağı bir de gece ışıkları ile daha sakinken görelim dedik. Gece de tapınakların çok ayrı bir havası oluyor.
Fushimi Inari, Nara ve Geyikler


Ertesi günde yine Shinkansen ile Kyoto’ya geçtik ve geçen sefer Kyoto’da gezmediğimiz instagram fenomeni olan Fujimi Inari tapınağına geçtik. O meşhur Tori kapılarında fotoğrafları çekildikten sonra çok kalabalık olması ve bizim başka bir planımız da olması nedeniyle burada çok da zaman harcamadan Kyoto istasyonuna geri döndük. Buradan özel bir trenle – Romantic railway – Nara’ya geçtik.

Nara Japonya’nın en eski yerleşim yerlerinden biri ve en özel olduğu nokta şehir de insanlar ve geyikler beraber yaşıyor. Tabi ki asıl amacımız geyikleri görmek, onları belki sevmek ve beslemekti. Trenden indikten sonra geyikler için krakerleri alıp, geyiklerin bulunduğu orman içindeki yoldan ilerleyip en tepe noktasına kadar ulaşıp tekrar aynı yoldan geri döndük. En tepe noktada erkek geyikler biraz agresif olabiliyorlar. Bir kaç ısırılma durumu yaşamış olabilirim🤣.

Dönüşümüzü yine aynı trenle bu sefer Osaka’ya doğru yaptık. Daha önceki ziyaretimizde Osaka’yı çok gezme fırsatımız olmadığı için bu sefer en azından bir kaç noktasını, meşhur koşan adam panosunu ve Dotonbori bölgesini biraz gezip, buraya özel olan Don Quijote’a gidip Ferris Wheel adlı dönme dolapta bütün Osaka’yı görme fırsatı elde ettik. Burada biraz korkmadığımı söyleyemem. O kadar tema parklarda hızlı trenlere binsek de burası bir tık daha az güvenli gibi geldi bize. Yine Dotonbori bölgesinde asıl Osaka’ya özel olan Takoyaki yemeyi de ihmal etmedik.




Gotokuji Tapınağı ve Yağmurlu Tokyo

Tokyo’da son iki günümüze girerken o gün yağmur yağmaya başlamış. Bizde aslında tam da efsanelerinde anlatıldığı gibi kahvaltı sonrası ilk durağımız Gotokuji ( Çağıran kedi ) tapınağına doğru yola çıkmıştık. Yağan yağmur altında, dar sokaklardan geçerek tapınağa vardık. Minik çağıran kedi heykellerinden aldık ama onları orada bırakmaya kıyamadığımız için yanımıza alarak tapınaktan çıktık. Metroya geçerken yağmur aynı hızla devam ediyordu. Ebru şemşiyesiyle oldukça korunaklı gözükürken, ben yağmurluğumu içinde pasaport ve paralarımızın olduğu çantayı korumak için kullandığımdan üstüm başım sırılsıklam olmuştu. Tam bu esnada, bir teyze benim bu halimi görüp elindeki şemsiyeyi bana verdiğinde şaşkınlıktan hiç bir şey diyememiş, o da hemen evine girip gözden kaybolmuştu. O şemsiye hala bizimle arabamızın bagajında duruyor.

Artık 2 şemsiyemiz olduğu için yağmurun tadını daha güzel çıkarıp yola devam ettiğimizde küçücük bir Gyoza dükkanı görüp hemen içeri daldık. O küçücük dükkan, 2-3 masa, yanda açık mutfak, dışarıda yağmur, masamızda gyozalara ve bira. Çok mutlu olduğumuz, yeniden enerji ile dolduğumuz bu an sonrası Shimokitazawa’ya doğru yola çıktık.

Shimokitazawa ikinci el ve vintage kıyafetler satan dükkanları ile ünlü bir bölge. Japonya’dan ikinci el kıyafetleri gönül rahatlığı ile alabilirsiniz. Sıfır kıyafetler ayırt etmeniz mümkün değil eğer bunlar ikinci el demesek.
Nakano Broadway ve Anime Alışverişi
Shimokitazawa’dan Nakano Broadway’e geçip kendimizi anime-manga dünyasına bıraktığımızda burada zaten 3-4 saat geçireceğimizi çok iyi biliyorduk ve akşamı burada yaptık.


O kadar alışveriş sonrası, özellikle figürler çok yer kaplıyor kesinlikle, son otel gecemizde eşya yerleştirmeye başladık. Ama saat gece 1 olduğunda anladık ki biz bunları mevcut valizlere yerleştiremeyeceğiz, bende çıkıp bir kabin boy valiz alıp geldim. Figürlerin kutularını açıp valizlere yerleştirdiğimizde ertesi gün odaya temizlemek için gelecek olan görevliler bizim boşalan kutuları görünce bize biraz kızarlar diye düşünmeden de edemedik.
Yokohama ve Cup Noodles Museum
Son gün otelden çıkış yaparken, otel ile konuşup valizlerimizi orada bırakıp sadece sırt çantalarımızla Yokohama’ya doğru yola çıktık. Burada ilk durağımız “Cup Noodles Museum”du. Yine önceden burada noodle yapım etkinliği için bilet almıştık.

Kendi noodle’ınızı yaptığınız bu etkinlik genelde çocukların aileleriyle yaptıkları bir etkinlik. 3 gruba bizi önceden ayırmışlar, yabancı olduğumuz için midir bilinmez ama bizim grup sadece bizden ibaretti. Bizimle ilgilenen personelde dolayısıyla çok rahat bir zaman geçirdi. Kendi yaptığımız noodle ve hediye ettiklerini alıp, müzeyi dolaşıp en son mağazadan da alışveriş yaptığımızda biraz geç kalıyoruz diye düşünerek hızlanmaya başladık.


Yokohama’da dönmeden Çin mahallesi de görmek istiyorduk. Buraya istediğimiz kadar zaman ayıramasak da, maalesef yemekleri de yiyemedik, en azından görmüş olduk ve otele geri dönerek, tıpkı geldiğimiz gibi Limousine Bus ile otel önünden Haneda havalimanına doğru yola çıktık.
Havalimanına vardığımızda o kadar çok eşyamız vardı ki, Ebru Pikachu peluşunu kucağına almış, Cup Noodles Museum’dan bize hediye edilen bandanayı da başına takmıştı. Havalimanına girdiğimizde Ebru bu halde gören Japon hosteslerden Ebru’ya doğru bir çığlık ve alkış yükselmişti.
Japonya’ya Veda
Valizleri teslim edip, kontrollerden geçtiğimizde uçağı beklerken aklımızda kalan düşünceler şunlardı;
Tokyo bizi devasa bir metropol olarak büyüledi. Neon ışıkları, kalabalığı ve hiç durmayan enerjisiyle gerçekten etkileyici bir şehir. Ama Kyoto’da hissettiğimiz duygu bambaşkaydı. Dar sokakları, ahşap evleri ve tapınaklarıyla sanki zaman biraz daha yavaş akıyordu. Kyoto’da yürürken modern Japonya’dan çok, Edo döneminden bir sahnenin içindeymiş gibi hissettiğimiz anlar oldu.
Tekrar görüşmek üzere Japonya🤗


Yorum bırakın